Türk futbolunun unutulmaz savunmacılarından Gökhan Keskin, yıllarca Beşiktaş formasıyla sergilediği istikrarın ardından İstanbulspor’da da hem futbolcu hem teknik ekip üyesi olarak önemli bir döneme imza attı. Futbolculuk kariyerinden teknik ekibe, oradan yorumculuğa uzanan yolculuğunu samimiyetle paylaşan Keskin; İstanbulspor günlerini, dönemin futbol atmosferini ve bugünün futbol dünyasına dair gözlemlerini anlattı. Saha içindeki disiplinini, takım ruhuna verdiği önemi ve futbolun insani yanını içten bir dille aktaran Keskin’le geçmişten bugüne ışık tutan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

İstanbulspor ile yollarınız nasıl kesişti?
Profesyonel olarak oynadığım ikinci takımım İstanbulspor oldu. 13 yıl Beşiktaş’ta oynadıktan sonra, 1996 yılında Beşiktaş’tan ayrıldım. Cem Uzan döneminde, Adnan Sezgin’in genel koordinatör olduğu dönemde İstanbulspor’dan bir teklif aldım. Bu teklifi değerlendirdim ve tercihim İstanbulspor oldu. O dönemde Fenerbahçe’den Aykut ve Oğuz, Galatasaray’dan Hamza gibi isimlerle kaliteli bir kadro kuruldu. 2000 yılına kadar İstanbulspor’da futbolcu olarak devam ettim. Ardından bir sezon Aykut Kocaman’ın yardımcısı olarak teknik ekipte görev aldım. Sonrasında da camianın içinde kalmaya devam ettim.
Beşiktaş gibi büyük bir kulüpten ayrılıp İstanbulspor’a geçiş sizin için nasıl bir süreçti?
O yıllar benim 30 yaş dönemimdi; futbolcu olarak en verimli çağım. Ancak Beşiktaş’tan ayrılmadan önce yaşadığım şanssız sakatlıklar etkili oldu. İstanbulspor bana kucak açtığında, bu sakatlıkları geride bırakmak istedim ve elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Bizim oynadığımız dönemde İstanbulspor, Avrupa kupalarına katıldı. Bayrampaşa, Güngören veya Ali Sami Yen gibi farklı statlarda maçlara çıktım ve gerçekten unutulmaz anılar yaşadım. Tabii, Beşiktaş gibi devamlı kazanmaya alışkın bir camiadan geldiğinizde ilk başlarda adaptasyon kolay olmadı. İlk haftalar kötü sonuçlar alınca şaşırmıştım; Beşiktaş’ta bir hafta kaybetseniz evden çıkamazsınız, İstanbulspor’da ise kimsenin umurunda değildi. Fakat zamanla biz kazanan karakterimizi oraya da taşıdık. Takım arkadaşlarımız da bu kültüre uyum sağlayınca İstanbulspor, kazanmayı bilen bir takıma dönüştü. Orada büyük bir kazanma kültürü oluşturduk.
O dönem İstanbulspor, Türk futboluna da birçok önemli isim kazandırdı, değil mi?
Kesinlikle. Bizim orada birlikte oynadığımız veya teknik ekipteyken keşfettiğimiz birçok isim, sonradan Türk futboluna damga vurdu. Mesela Selçuk Şahin’i Hatayspor’da izleyip aldık; yıllarca milli takımda oynadı. Musa Büyük, Mehmet Yozgatlı, Nazlı Davutoğlu gibi isimler de o jenerasyonun önemli futbolcularıydı. İstanbulspor’dan ayrılan hemen herkes, daha sonra büyük takımlarda forma giydi. O dönemdeki futbolcular gerçekten Türk futbolunda önemli izler bıraktı.
Unutamadığınız bir maç ya da anı var mı İstanbulspor günlerinden?
Evet, unutamadığım bir maç var. Sezonun son maçıydı, Galatasaray şampiyonluğunu garantilemişti. Bizim içinse o maçta alacağımız bir beraberlik, ligde kalmamız için yeterliydi. Ali Sami Yen’de oynuyorduk; inanılmaz bir stres vardı. Maç 1-1 bitti ve ligde kaldık. O gün şunu anladım: Şampiyonluk maçıyla kümede kalma maçı arasında aslında duygusal olarak hiçbir fark yok. İkisinde de büyük bir rahatlama, aynı mutluluk ve aynı yoğunlukta bir duygu yaşanıyor.
Saffet Susic döneminden bir anınızı paylaşır mısınız?
Avrupa Kupası maçlarına hazırlanıyorduk. Hocamız Saffet Susiç bana, “Çok sakatlanıyorsun, sana güvenemiyorum” dedi. O dönemde 88 kiloydum, biraz fazla sayılır. “Senin yerine oyuncu alacağım” dedi, ben de “Teknik direktör sensin, alabilirsin” yanıtını verdim. Sonra Gralak isimli bir stoper transfer ettiler. Romanya’da ilk maçına çıktı ve menisküs sakatlığı oldu! Ben yeniden takıma döndüm. Üstelik benim 88 kilolu halimden bile daha ağırdı o oyuncu, 92 kiloydu. Hoca kiloya çok takılıyordu ama bu olaydan sonra tekrar forma bana geçti. Futbolun cilvesi işte, tam formayı kaptırdım derken ilk 11’de görev almaya devam ettim.
İstanbulspor’un bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Süper Lig’deki dönemleri güzeldi, ama sonrasında yaşananlar maalesef istikrarsızlık getirdi. Sahadan çekilmeler, yönetim krizleri derken yeniden 1. Lig’e döndüler. Şu an hedefi çok büyük olmayan, daha çok “ligde kalma” planı yapan bir takım gibi görünüyor. Ama içlerinde iyi bir model var; özellikle genç oyuncu bulma konusunda başarılılar. Feyenoord’a 5 milyon Euro’ya sattıkları Gaoussou Diarra buna örnek. Bedelsiz gelen bir oyuncunun bir sezon sonra Avrupa’ya transfer olması çok önemli bir başarı.
Aykut Kocaman’la olan dostluğunuz da uzun yıllara dayanıyor. Teknik ekipte birlikte çalıştığınız dönemi nasıl hatırlıyorsunuz?
Aykut’la dostluğumuz ortaokul yıllarına dayanır. Aynı okulda okuduk, amatör takımda birlikte oynadık. Hatta genç milli takım seçmelerine birlikte gitmiştik ama ikimiz de seçilmemiştik! O gün İzmir’den aynı otobüsle İstanbul’a dönmüştük ve seçilenler değil seçilmeyen ikimiz sadece ileride futbolcu olmuştuk! Hâlâ hatırlarız… Teknik ekipte birlikte çalıştığımız dönemde ise çok güzel bir sinerji yakaladık. O dönemde Selçuk Şahin, Musa Büyük gibi oyuncuları bulduk. Hatta Aykut’un 200. golünü attığı Trabzonspor maçında ben yedek kulübesindeydim, Aykut oyuncu olarak kendini oyuna dahil etti ve goller attı, çok özel bir andı.
Şimdi yorumculuk yapıyorsunuz. Saha içinden gelen biri olarak bu deneyim size neler hissettiriyor?
Yorumculuk, nasıl yaptığınıza bağlı bir iş. Ben sadece eleştirmek için değil, sahada ne yaşandığını anlayarak yorum yapmaya çalışıyorum. Bir oyuncunun veya hocanın ne hissettiğini bilmeden, sadece taktik konuşmak bana doğru gelmiyor. O yüzden keskin yorumlar yapmaktan kaçınıyorum. Çünkü bir zamanlar o sahadaydım, o baskıyı ve emeği biliyorum.



