
Türkiye’de geleneksel zanaatkârlığın bilgeliğini modern mühendisliğin bilimiyle buluşturabilen isimlerden biri: Prof. Dr. Tarık Baykara. Denizli’nin demir işçiliğiyle ünlü Yatağan kasabasında başlayan yolculuğu, ODTÜ’den Rice Üniversitesi’ne, TÜBİTAK’tan Doğuş Üniversitesi’ne uzanan bir bilim serüvenine dönüşüyor. Metalürji ve malzeme bilimi alanında Türkiye’nin hem akademik hem de endüstriyel dönüşümüne tanıklık eden Prof. Dr. Tarık Baykara, bu dönüşümün içinde de aktif rol aldı. Savunma sanayinden nanoteknolojiye, bor madeni çalışmalarından yüksek teknoloji üretimine kadar birçok stratejik alanda öncü projelere imza attı. Prof. Dr. Tarık Baykara ile geçmişten bugüne teknolojinin evrimini, Türkiye’nin yüksek teknoloji vizyonunu ve üniversite–sanayi iş birliğinin önemini konuştuk.
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1955 yılında Denizli’nin Yatağan kasabasında doğdum. Burası adını Osmanlı’nın meşhur Yatağan kılıcından alan ve yüzyıllardır demir işçiliğiyle tanınan bir yerleşim yeridir. Çocukluğum, demirci atölyelerinde; çakı, bıçak ve kılıç üreten ustaların arasında geçti. Bu ortam, beni doğal olarak metal işçiliğine ve malzeme bilimine yönlendirdi. ODTÜ Metalürji Mühendisliği bölümünden mezun oldum ve aynı alanda yüksek lisansımı tamamladım. Ardından ABD’de Rice Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği alanında doktoramı yaptım. Akademik hayatım boyunca odağım, geleneksel metal işçiliği ile modern malzeme teknolojileri arasında bir köprü kurmak oldu. Bu yolculukta en büyük ilham kaynaklarımdan biri halam oldu. Eşi usta bir demirciydi ancak yaşanan trajik bir kayıptan sonra mesleği bırakmak zorunda kaldı. Aile geçimini halam üstlendi ve demirciliğe başladı. Onun emeği, direnci ve bize gösterdiği şefkat üzerimde derin izler bıraktı. Ayrıca Çanakkale’de şehit düşen büyük dedemden bize kalan bir süngü, o atölyede her gün gözümüzün önündeydi. Demir ve tarih, benim için her zaman iç içe oldu.
Türkiye’ye döndükten sonra nasıl bir kariyer yolu izlediniz?
1991 yılında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ne katıldım. Henüz genç bir araştırmacıyken Malzeme Bölümü’nün başına getirildim. O dönem, merkez Türkiye’nin bu alandaki en güçlü araştırma altyapılarından birine sahipti. Yaklaşık 22 yıl boyunca bölüm başkanlığı ve enstitü müdürlüğü görevlerini üstlendim. Bu süreç; yoğun araştırmalar, savunma sanayi projeleri ve NATO iş birlikleriyle dolu, son derece üretken bir dönemdi. Türkiye’nin stratejik teknolojilerde yetkinlik kazanması adına önemli projelerin içinde yer alma fırsatı buldum.

TÜBİTAK sonrasında akademiye geçiş süreciniz nasıl gelişti?
2013 yılında Doğuş Üniversitesi’ne geçtim. Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü olarak başladım ve makine mühendisliği bölümü başta olmak üzere çeşitli dersler verdim. Pandemi öncesinde kısa bir süre vekil rektörlük görevini de üstlendim. Hâlihazırda Doğuş Üniversitesi’nde Uygulamalı Araştırma Merkezi ile Teknoloji Transfer Ofisinin yönetimini yürütüyor, aynı zamanda akademik faaliyetlerime ders vererek devam ediyorum. Akademide olmanın en büyük motivasyonu, bilginin yalnızca üretilmesi değil; sanayiye, topluma ve ülke kalkınmasına aktarılmasıdır.
Otomasyon ve elektronik teknolojiler giderek iç içe geçiyor. Bu alanların kesişiminde Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Başladığınız dönemden bugüne nasıl bir değişim yaşandı?
Benim bu konudaki yaklaşımım uzun yıllardır değişmedi. Aslında bugün geldiğimiz noktada, “teknoloji” kavramının tek başına açıklayıcı olmaktan çıktığını düşünüyorum. Asıl belirleyici güç artık yapay zekâ. Günümüzde geliştirilen neredeyse tüm teknolojiler, doğrudan ya da dolaylı olarak yapay zekâ ile ilişkilendirilerek ilerliyor. Bu görüşü, 1990’lı yıllarda Amerika’da bulunduğum dönemde de savunuyordum.

Ancak o yıllarda Türkiye’ye döndüğümde, hem endüstri hem de genel ekosistem bu konulara oldukça uzaktı. Ne yeterli altyapı vardı ne de bu alanları destekleyecek teşvik mekanizmaları. O dönemde akademik yayın sıralamalarında dünya genelinde 46. sıralardaydık; hatta İran dahi Türkiye’nin önündeydi. Buna rağmen, özellikle akademik yayınlara yönelik teşviklerin devreye alınmasıyla birlikte ciddi bir hareketlenme başladı ve birkaç yıl içinde Türkiye 15–16. sıralara kadar yükseldi. 1995–1996 yıllarına gelindiğinde ise önemli bir gerçek daha net biçimde ortaya çıktı: Endüstri bu sürecin dışında kalıyordu. Türkiye’nin gayri safi yurt içi hasılasının yalnızca yüzde 0,5’i araştırma-geliştirmeye ayrılıyordu. Avrupa’da bu oran yüzde 2 seviyelerindeydi. Üstelik bizde ayrılan kaynak, çoğunlukla üniversitelerdeki akademik maaşları karşılamanın ötesine geçemiyor; endüstrinin Ar-Ge’ye katkısı ise neredeyse yok denecek kadar sınırlı kalıyordu. Bu tabloyu değiştirmek adına, TÜBİTAK öncülüğünde hem akademiye hem de sanayiye yönelik teşvik ve fon mekanizmaları geliştirildi. Ben de bu sürecin içinde aktif olarak yer aldım. Özellikle sanayiyi Ar-Ge faaliyetlerinin merkezine çekmeyi hedefleyen TEYDEB programı, bu dönüşümün en kritik adımlarından biri oldu.
Bir diğer stratejik alan ise savunma sanayiydi. O yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullandığı sistemlerin yaklaşık yüzde 85’i dışa bağımlıydı; hava kuvvetlerinde bu oran yüzde 90’lara kadar çıkıyordu. Bugün ise kendi donanmasını inşa eden, insansız hava araçları ve savunma sistemleriyle dünya çapında söz sahibi bir ülke konumuna gelmiş durumdayız. Ben de o dönemde Millî Savunma Bakanlığı ve komuta kademesiyle yürütülen çalışmalarda yer aldım. Komutanlarımız, teknolojik bilgi birikiminin yetersizliğinin son derece farkındaydı. ASELSAN, HAVELSAN ve ROKETSAN gibi kurumlar faaliyetlerini büyük ölçüde teknoloji transferine dayalı olarak sürdürüyordu. Ancak bu farkındalık, zamanla yerli üretim ve araştırma temelli bir dönüşümün önünü açtı. Bugün geldiğimiz nokta, işte o yıllarda atılan doğru temellerin doğal bir
sonucudur.
Bor madeni ile ilgili çalışmalarınızdan da bahseder misiniz?
Türkiye, dünyada nadir bulunan ve stratejik öneme sahip pek çok ham maddeye sahip olmasına rağmen, bu kaynakları işleyerek yüksek katma değerli ürünlere dönüştürme konusunda hâlâ istenen seviyeye ulaşabilmiş değil. Bor madeni bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bugün boru saflaştırarak Çin’e ihraç ediyor, işlenmiş hâlini ise çok daha yüksek bedellerle geri alıyoruz.Oysa bor; hafifliği, sertliği ve yüksek dayanımıyla insanoğlunun üretebildiği en gelişmiş malzemelerden biri. Geçmişte teknoloji denildiğinde akla çelik üretimi gelirdi; ancak bugün bu alan eski önemini büyük ölçüde yitirmiş durumda. Türkiye, çelik üretiminde Avrupa’nın lider ülkelerinden biri olmasına rağmen, küresel rekabet artık yüksek teknoloji üretimi ekseninde şekilleniyor. Çünkü katma değeri ve bilgi yoğunluğu en yüksek alan, hiç kuşkusuz “hitech” olarak tanımlanan ileri teknoloji üretimi. Türkiye orta teknoloji alanında oldukça başarılı; ancak yüksek teknolojiye geçişte hâlâ sınırlı bir noktada. Yaklaşık üç yıl öncesine kadar dünya sıralamasında 46. sırada yer alırken, savunma sanayiinde geliştirilen İHA ve SİHA projelerisayesinde bu konum hızla yükseldi ve savunma sanayii ihracatı 10 milyar dolara yaklaşan bir seviyeye ulaştı. Bu gelişme, savunma teknolojileri üzerinden hi-tech üretime geçiş açısından son derece önemli bir dönüm noktası oldu. Benim akademik ve uygulamalı çalışmalarım da bu çerçevede şekillendi. Yüksek teknoloji malzemeleri, nanoteknoloji ve bor temelli malzemeler üzerine araştırmalar yürütüyor; elde edilen bilgi birikimini paylaşmak amacıyla kitaplar hazırlıyorum.
Bugün Türkiye’nin yaklaşık 300 milyar dolarlık ihracatının yalnızca küçük bir bölümü hi-tech ürünlerden oluşuyor. Oysa geleceğin asıl gücü ve sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı tam olarak bu alanda yatıyor. Türkiye’de uzun yıllar boyunca insansız hava aracı üretimi konusunda ciddi bir potansiyel olmasına rağmen, bu alana yeterince önem verilmedi. O dönemde, “Yetenekli gençlerimiz var; oyuncak uçaklardan yola çıkarak kısa sürede İHA geliştirebiliriz” dediğimizde, tercih çoğunlukla yurt dışından hazır alım yönündeydi. Ancak satın alınan sistemler yazılımsal olarak dışa bağımlıydı. Bugün ise Bayraktar gibi girişimlerle Türkiye, bu alanda kendi teknolojisini geliştiren ve dünyada söz sahibi olan bir ülke konumuna geldi. Artık yüksek teknoloji, yani “hi-tech”, Türkiye’nin geleceği açısından en stratejik alan haline gelmiş durumda.
Bor madeni konusunda da benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Dünyanın en zengin bor rezervlerine sahip olmamıza rağmen, bu kaynağı büyük ölçüde ham madde olarak ihraç ediyoruz. 1990’lı yıllarda yıllık yaklaşık 1 milyar dolar değerinde bor ihracatı yapılırken, aynı hammaddenin işlenmiş ürünleri için 10 milyar dolara varan ithalat ödemeleri gerçekleştiriliyordu. Bu tablo, bor gibi stratejik bir kaynağın yüksek teknoloji ürünlerine dönüştürülmesinin ne kadar hayati olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Yeni projeleriniz veya devam eden çalışmalarınız ne aşamada?
İstanbul Kalkınma Ajansı’ndan aldığımız destekle, zırh ve özel cam teknolojileri üzerine bir proje yürüttük. Bu kapsamda, klasik inorganik cam levhalar yerine kompozit yapıda, darbelere karşı dayanıklı ve çatlama ya da görüntü kaybına yol açmayan camlar geliştirdik. Ürün, Doğuş Üniversitesi’nin patentli çalışması olarak tescillendi. Özellikle Silahlı Kuvvetler ve Emniyet araçlarında kullanılmasını hedefledik; ancak maliyetin, standart balistik camlara kıyasla yüksek olması nedeniyle uygulama aşamasında geri adım atıldı. Burada kritik bir sorunla karşılaşıyoruz: Üniversitelerde geliştirilen yenilikçi ürünler çoğunlukla prototip aşamasında kalıyor.
Yani testlerden geçmiş ve akredite olmuş ürünler dahi ticarileştirilemiyor. Türkiye’de üniversitelerin en büyük darboğazı, aslında tam da bu: “ticarileştirme”. Bizim hedefimiz, bu ürünlerin sanayi kuruluşları tarafından lisanslanıp üretilmesi ve üniversitenin de bilgi ve lisans payı almasıydı. Ancak yüksek teknoloji alanında üretici firmaların çoğu hâlâ bilgi ve cesaret eksikliği yaşıyor.

Doğuş Üniversitesi öncülüğünde yürütülen sanayi ile ortak çalışmanızdan bahseder misiniz?
Doğuş Üniversitesi öncülüğünde yürütülen ve uluslararası akademik yayınlarda yer alan araştırma, Türkiye’nin yüksek teknoloji ekosistemine ışık tutuyor. Çalışmada, İstanbul’un önemli üretim merkezlerinden biri olan Dudullu Organize Sanayi Bölgesi (OSB) kapsamlı biçimde incelendi. Özellikle bölgedeki high-tech firmaların inovasyon kapasitesi, Ar-Ge kültürü ve bilgi paylaşım düzeyi değerlendirildi. Araştırmada yaklaşık 25 yüksek teknoloji firması analiz edildi. Çalışan profili, Ar-Ge harcamalarının ciroya oranı, yenilikçilik kültürü ve iş birliği düzeyi gibi kriterler temel alındı. Bu kriterleri karşılayan 10 firma, ayrıca bir referans firma ile karşılaştırmalı olarak incelendi. Sonuçlar, Dudullu OSB’deki yüksek teknoloji firmalarının Ar-Ge yoğunluğu ve yenilikçilik kapasitesinin, klasik üretim yapan firmalardan çok daha ileri
düzeyde olduğunu ortaya koydu.
Araştırma, bölgedeki inovasyon ekosisteminin kendi içinde bütünleşmiş bir sistem olarak işlediğini de gösterdi. DudulluOSB’de tasarım ofislerinden kalıp atölyelerine, yazılım ve test laboratuvarlarından üniversite iş birliklerine kadar güçlü bir ağ bulunuyor. Doğuş Üniversitesi’nin laboratuvarları, kuluçka merkezi, meslek okulları ve lisansüstü programları bu yapının akademik temelini oluştururken; KOSGEB, TSE, bankalar ve özel hizmet kuruluşları da ekosistemi destekleyen tamamlayıcı unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu kapsamlı analiz, Dudullu OSB’nin Türkiye’de yüksek teknoloji üretimi ve yenilikçi sanayi yapılanması açısından örnek bir model olduğunu ortaya koyuyor. Çalışmanın uluslararası yayınlarda yer alması, yalnızca akademik camiada değil, sanayi politikaları açısından da bölgeye olan ilgiyi artırmış durumda.
Doğuş Üniversitesi ve Özdisan İş Birliği hakkında neler söylemek istersiniz?
Doğuş Üniversitesi’nin bölgeye gelmesiyle birlikte, DMY Grup ve özellikle Özdisan firmasıyla güçlü bir iş birliği süreci başladı. Kısa süre içinde kurulan yakın diyalog, sanayi ve akademiyi bir araya getiren örnek bir çalışma modeli oluşturdu. Bu iş birliğinin bir parçası olarak, tıpkı NASA yarışması projesinde olduğu gibi, yüksek teknolojiye odaklanan özel bir laboratuvar kuruldu. Laboratuvarda, Nesnelerin İnterneti (IoT), yapay zekâ ve işletim sistemleri üzerine geliştirilen “Boardoza” gibi prototip sistemler, öğrencilerin kullanımına sunuldu. Başlangıçta birkaç aylık kurs formatında yürütülen bu uygulama, elde edilen başarıların ardından geçen yıldan itibaren düzenli bir ders programına dönüştü.
Laboratuvarın en önemli amacı, öğrencilerin prototipten üretime geçiş sürecini deneyimleyebileceği bir eğitim altyapısı oluşturmak. Bu hedef doğrultusunda geliştirilen sistemler, hem teorik hem de pratik düzeyde önemli kazanımlar sağladı. Türkiye’de benzeri nadir görülen bu uygulama, üniversitesanayi iş birliğinin güçlü ve somut bir örneği olarak öne çıkıyor.



