in ,

MICHAEL HANEKE: BİR USTA YÖNETMENİN SİNEMA ÖNCESİ YOLCULUĞU (1.BÖLÜM)

Juliette Binoche, Isabelle Huppert, Daniel Auteuil, Jean-Louis Trintignant, Ulrich Mühe, Naomi Watts gibi dünyaca ünlü yıldız oyuncuların yer aldığı on iki uzun metraj. Sayısız uluslararası ödül, biri 2009’da “Beyaz Bant” (Das Weisse Band) ile, diğeri 2012’de “Aşk”la (Amour) iki Altın Palmiye. (Bu kısım, Michel Cieutat ile Philippe Rouyer’nin “Haneke Haneke’yi Anlatıyor” isimli kitabının ‘önsöz’ bölümünden alıntılanmıştır.) Michael Haneke, sadece günümüz sinema dünyasının değil, sinema tarihinin pek çok isme göre en iyi yönetmenleri arasında sayılabilecek isimler arasında. Sırasıyla “Yedinci Kıta”, “Benny’nin Videosu”, “Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası”, “Ölümcül Oyunlar”, “Bilinmeyen Kod”, “Piyanist” (Piyano Öğretmeni), “Kurdun Günü”, “Saklı”, “Ölümcül Oyunlar U.S.” , “Beyaz Bant”, “Aşk” ve “Mutlu Son” isimli sinema filmlerini çekti. Son filmi “Mutlu Son” (Happy End) ile şu ana kadar en uzun arasını veren Haneke, 5 yıl sonra döndüğü yeni filmi ile Cannes Film Festivali’nde “Ana Yarışma” bölümünde gösterilmiş olmasına karşın maalesef 20 yıl sonra ilk kez festivalden ödül alamadan ayrıldı. Ancak sevenlerinin her şekilde ilgi ve merakla takip ettiği Haneke hakkındaki biyografi yazımın birinci bölümü, onun pek bilinmeyen sinema öncesi yolculuğuyla işte karşınızda.

Çocukluğu

“Biyografisi, sanatçının eseri hakkında bizi aydınlatmaz” sözünün sahibi olan Michael Haneke, 23 Mart 1942 tarihinde İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemin ortasında, Münih’te dünyaya geldi. Fakat buna karşılık, hüzünlü bir çocukluk geçirmediğini ifade eden Haneke, teyzesinin yanında, Viyana’nın 50 kilometre kadar güneyinde bulunan Wiener Neustadt adlı küçük bir şehirde, taşrada, büyük bir kır evinde büyüdü. Annesi Viyana’da, Burgtheater’de oyuncu olarak çalışan, babasıyla ise ilk defa beş veya altı yaşlarında karşılaşmış olan Hanake’nin sinema ile ilk tanışması ise aşağı yukarı bu yaşlarda oldu. Ancak pek çok film yönetmeninin aksine Haneke, Laurence Olivier’in yönettiği, aynı zamanda başrolünü de oynadığı 1948 yapımı “Hamlet” filmiyle dehşet verici ve korkutucu bir deneyimle karşı karşıya kaldı. Keza, bu korkusu sebebiyle avaz avaz bağırarak ağlayan Haneke, anneannesiyle hemen salondan, seyircileri rahatsız etmemek adına dışarı çıkmak zorunda kaldı.

Çocukluk ve ergenlik döneminde Haneke, müzik ve edebiyat gibi sanat dallarına ilgi duydu. On yaşında dinlemiş olduğu Handel’in “Mesih”i ile müziği, ilerleyen dönemlerde ise okuduğu Alexandre Dumas’nın “Kamelyalı Kadın”ı, Alain Fournier’nin “Adsız Ülke”si ve “Dostoyevski”nin “Ecinniler” romanlarıyla edebiyatı benimsedi. Hatta tutkuyla bir dönem piyanist olma hayalleri kurdu, ancak devamında bundan vazgeçip, bu sefer de şiirle uğraşıp birtakım şiirler yazmayı tercih etti. Ayrıca, bir dönem rahip olma fikrini dahi aklından geçirdi.

Gençliği

Ergenlik dönemine geçişi ile beraber Haneke, her türlü okuldan nefret etmeye başlayan, isyankar bir portre çizen bir gence dönüştü. Öyle ki, okuldan duyduğu nefret sebebiyle ısrarla defter götürmeye yanaşmamış olmasından ötürü bir sene sınıfta kaldı ve bir dönem liseyi dahi bıraktı. Kendi deyimiyle, her şeye karşı isyan eden, her şeyden nefret eden ve üzerinde katlanılmaz bir baskı hissettiği düşüncesini taşıyan Haneke, piyanist ve rahip olma hayalinden sonra bu sefer de annesinin ve babasının oyuncu olmalarının da etkisiyle bir gün aktör olmaya karar verdi. Bu sayede özgür olacağını düşünen Haneke, bir sabah okuldan ayrılıp sahne sanatları okulu Reinhardt Seminar’da yapıldığını duyduğu tiyatro sınavlarına girmek için otostopla Viyana’nın yolunu tuttu. Ancak yapılan elemelerle birlikte asılan sonuç listesinde kendisine yer bulamayan Haneke için bu kez de oyunculuk kariyerinin sonu geldi.

Lise diplomasını aldıktan sonra ise geçirdiği tatilin sonunda felsefe bölümünde okumaya karar veren Haneke, Viyana Üniversitesi’nde geçirdiği dört senenin sonunda da felsefe alanında üst seviye çalışmalar yapamayacağını anlayarak hayatta farklı alanlara yöneldi. Okulundaki dördüncü senesiyle beraber hayatını kazanmaya başlayan Haneke, evlenmiş ve çocuk bekleyen bir birey, aynı zamanda fabrikada işçi ve devamında da kalorifer tesisatçılığı, veznedarlık gibi mesleklerde çalışan, aynı anda bir radyoda ve birtakım dergilere de iş yapan bir adam olduğunun farkına vardı.

Avusturya Radyosu’nda kitap eleştirileri yaparak başladığı çalışma kariyerine daha sonra her pazar günü, yarım saatlik bölümler halinde radyoya roman uyarlamaları yaparak devam eden Haneke, babasının da aracılığıyla Südwestfunk adındaki televizyon kanalı şirketinde üç ay boyunca staj yaptı ve bu dönemde emekli bir dramaturgun yerini alarak kanala gelen senaryoları okuyarak aralarından başarılı bulduklarını seçip kenara ayırma ve gerçekleştirilen televizyon filmlerinin prodüksiyonunu son aşamaya kadar takip etme görevini üstlendi. Staj bitimindeyse hakiki bir maaşla ve mesai saatleriyle çalışan Almanya’daki en genç dramaturg oldu ve aynı zamanda bu yıllar içerisinde güneybatı Almanya bölgesinde tiyatrolarla ilgili bir eleştiri programı yaptı.

Tiyatro Yılları

Kız arkadaşı sayesinde tiyatroya ilk kez yönetmen olarak adım atma şansına erişmiş olan Haneke’nin herhangi bir sanat dalındaki ilk yönetmenlik tecrübesi de bu sayede gerçekleşti. Avusturya’da Baden-Baden tiyatro topluluğunda oyunculuk yapan kız arkadaşının yönetmeninin direktiflerinden duyduğu şikayet sonrası kendi ısrarlarıyla rolüne yardımcı olmayı kız arkadaşına kabul ettirmeyi başaran Haneke, kız arkadaşının tiyatro topluluğuna yaptığı teklife duyulan güven vesilesiyle amatör bir şekilde, arzulu, hevesli bir genç olarak hızlıca bir piyes sahnelemeye koyuldu ve ekonomik açıdan yaşanılan zor şartlar altında Marguerite Duras’ın “Bütün Gün Ağaçlarda” isimli piyesi için çalışmaya girdi. Çalışma dönemlerinin
sonunda sergiledikleri bu oyunun başarılı olmasıyla da tiyatro yönetmenliğine aynı toplulukta bir süre daha devam etti.

Televizyon Yılları

Oyuncu yönetimi konusunda kendini geliştiren Haneke, tam 32 yaşına geldiği zaman ise ilk televizyon filmi olan “Liverpool’dan Sonra” filmiyle televizyon sektörüne yönetmen olarak adımını attı. James Saunders’ın aynı adlı radyo oyunundan uyarladığı bu televizyon filminin öncesinde ise kendisinin farkına varmış olduğu televizyonun tiyatroya kıyasla görünen belirgin popülerliği, Haneke’yi yeni bir sektörde yeni işler yapma düşüncesine yönlendirdi, bu vesileyle de bu imkanı yaratabilmek adına tiyatro sahnesinde ortaya koyduğu çalışmaları belli başlı televizyonlardan gelen birtakım yöneticilere gösterdi ve yöneticiler de seyrettikleri gösterilerin sonucunda kendisine yerel bir kanalda şans verdiler.

“Liverpool’dan Sonra” filminin ilgi görmesiyle beraber Almanya’nın ZDF kanalından bir film teklifi için aranan Haneke, süreyi yetersiz görüp reddettiği bir projeden yaklaşık bir yıl sonra, tekrardan aynı kanal tarafından bir televizyon filmi çekmesi için arandı. Çocukları tarafından emekliler yurduna yerleştirilmek istenen eski bir lise öğretmeninin hikayesini anlatan bu filmi ZDF kanalına girebilmek adına umutsuz bir fırsat (okuduğu senaryodan hiç tatmin olmayarak) olarak gördüğü için projeyi kabul etti.

“Çöp Yığını” isimli bu televizyon filmini kendi deyimiyle müthiş sıkıcı ve hatalı bir film olarak gören Haneke, insanların bu filminin kopyasını bulabilmelerinin imkansız oluşundan dolayı kendisini şanslı dahi hissetmektedir.

“Çöp Yığını” filminden bir yıl sonra, 1976 senesinde bu sefer Ingeborg Bachmann’ın 1972’de yayımlanan “Aynı Anda” isimli kitabındaki “Göle Giden Üç Yol” isimli hikayeyi, aynı adla uyarlamış olan Haneke, bu sefer çekimleri için Avusturya ve Almanya’nın dışında, Fransa’nın Paris şehrinin küçük bir bölgesindeki farklı mekanlarda yaptı ve Elisabeth Matrei adındaki bir kadının hayatının farklı anlarına tekabül eden hikayelerin birbirine bağlandığı zaman içinde ileri geri gidişlerle eklemlenmiş bir hikayeye imza attı. Ayrıca, sinema filmlerinin de temelini oluşturan iletişimsizlik teması da belirgin olarak o dönemde bu televizyon filmini seyretti ve seyircinin karşısına çıktı.

“Göle Giden Üç Yol” filminden üç yıl sonra çektiği ve “ilk kişisel filmim” diye adlandırdığı “Kemirgenler” isimli filmini iki ayrı bölüm olarak çeken Haneke, tiyatroda ve televizyon alanında çalıştığı pek çok uyarlama senaryodan sonra ilk kez bu televizyon filmiyle beraber kendi özgün senaryosunu da yazdı. “Öyle sanıyorum ki, başka hiçbir filmimde bu kadar otobiyografik unsur yoktur” dediği bu filminde Haneke, aynı şekilde kendi deyimiyle “tanıdığı kişilerin portresini” senaryo içerisinde bütün kuşağı temsil eden beş gencin etrafında ördü.

“Kemirgenler” filminden sonra tekrardan televizyon için film çekmeye üç yıl ara veren Haneke, 1982 yılında ise ilerleyen yıllarda bu sefer tiyatro için de sahneye koyacağı, Goethe’nin “Stella” isimli oyunundan serbest olarak uyarladığı “Varyasyon” adındaki yeni televizyon filminde ise birdenbire çok ağır bir sorunla karşı karşıya kalan bir çifti ve iki kadına birden aşık olan bir erkeğin hikayesini anlattı. Haneke, hayatında ilk kez, bir filmi için yazım aşamasındayken bir önceki filminde de çalışmış olduğu oyuncularından kendisine fikir vermelerini ve anı, belge yollayarak olay örgüsünün yazımı noktasında katkıda bulunmalarını istedi. Hatta Haneke bu önerilerin tümünü kullandığını ifade ederken, bir daha da hiçbir oyuncusundan bu tip bir istekte bulunmamıştır.

“Varyasyon” filminden iki sene sonra, Alman ZDF ile ortak yapım olarak yine ORF kanalı için Peter Rosei’nin romanından uyarladığı “Edgar Allan Kimdi?” filmini çeken Haneke, bu filmi için de tıpkı “Göle Giden Üç Yol” filmindeki gibi farklı bir ülkede, İtalya’da, Venedik şehrini çekim adına kullandı ve ilk kez Steadicam kamera kullanarak çekimleri gerçekleştirdi. Bu televizyon filminde de tıpkı ortaya koyduğu sinema filmlerinde belirgin bir biçimde görünen gerçeklik yanılsaması teması da bu filmin ana teması olarak karşımıza çıkıyor.

“Edgar Allan Kimdi?” filminden iki sene sonra ise bu sefer de SR kanalı için çekmiş olduğu “Fraulein: Bir Alman Melodramı” filminin senaryosunda bir televizyon senaristi olan Bernd Schroeder ile masaya oturan Haneke, onunla beraber bir Anti-Fassbinder (Alman sinemacı Rainer Werner Fassbinder) filmi yapmaya niyetlendi. Fakat Schroeder’in Haneke’ye anlattığı başarılı hikayesinin aksine Haneke, Schroeder’in bu hikaye üzerinden oluşturduğu iki farklı senaryo versiyonunu da Fassbindervari bulduğundan beğenmeyerek, aynı hikayeyi kullanarak kendi senaryosunu yazmayı kanalın dramaturguna teklif etti, aldığı onay sonrasında kendi versiyonunu yazıp filmi Fransa’nın bir köyünde çekti ve bu televizyon filminden sonra bir daha bir başkasıyla senaryo masasında ortak çalışmama kararı aldı.

Michael Haneke hakkındaki biyografimin birinci bölümünde kendisinin sinema yönetmenliğine “Yedinci Kıta” filmiyle adım atışına kadarki 46 yıllık hayatını, başından geçen farklı olayları ve sinema alanı dışındaki yönetmenlik deneyimlerini sizlere aktarmaya çalıştım. Yazımın ikinci bölümünde ise 1989 yılından şu zamana kadar çektiği on iki uzun metrajlı sinema filmini, üç televizyon filmini ve yönettiği “Don Giovanni Operası”nı kaleme alacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GIPHY App Key not set. Please check settings

ÖZDİSAN

İTALYA’NIN CENNET ADASI: CAPRI

Sony’den gürültü engelleme özellikli kablosuz spor kulaklık